Anılar

CSS Decorative Gallery

Kültür ve Sanat Vakfı Sokak Festivali Aktivitesi

Sus olsam/ Kusur olsam / Ağızdaki küfür olsam

Doğuştan esir olsam/ Yine de oynar mısın benimle

Benimle oynar mısın? Benimle oynar mısın?

Bülent ORTAÇGİL

Başak Kültür Sanat Vakfı’nın “Gezici Sanat Atölyesi’nin Çocuklarla Sokakta Sanat” çalışmalarının Fener-Balat ayağındaydık 21-23 Ağustos tarihleri arasında. Mavi Kalem Derneği’nin desteğiyle , Fener Kireçhane Sokağı’nda çocuklarla çalışmaları başlatabilmek için flamaları, renkli balonları asmaya giriştik hep birlikte. Birbirine paralel iki sokağın dikine inen Fener Kireçhane sokağı küçük, ama olası araba geçişlerinin engellenebileceği ender sokaklardan biri. Bu semtte, sokakların darlığına rağmen araba yoğunluğu hem fazla hem de olabildiğince hızlı kullanılıyor. Kamusal bir alan olarak kullanılan sokaklar, özellikle böylesine sosyal güvenlikten uzak, zor hayatların yaşandığı, kavga ve küfürlerin gündelik bir sıradanlık içinde sürdüğü hayatları, kamusal olmanın yanı sıra, özel alanın da kullanılan mekânları haline getiriyor. Erkekler kahve önlerinde, işyerlerinin kıyısında neredeyse tüm günlerini sokakta geçirirken, kadınlar gündelik ev işlerini aceleyle yapıp kapı önlerine çıkıyorlar, örgülerini ya da evlere verilen ‘incik boncuk, başörtü kenarı dikme’ gibi işlerini alarak kapı önlerine çıkıyorlar. Bu arada çocuklar sokaklarda, derinden derine gelen lağım kokularının, yerlere atılan çöplerin, savaşa benzer oyunlarının eşliğinde koşturuyorlar mahalle aralarında.

“Azınlık” olarak tanımlanan ve bu ülkede yüzyıllarca yaşamış insanların gitmesiyle, gitmek zorunda kalmasıyla boşalmış olan evleri de genellikle Anadolu’dan gelmiş yoksul bir başka “öteki”ler dolduruyor. Evlerin köhnemiş, yıkılmaya yüz tutmuş yüzlerinde, geçmiş yaşamlardan kalan incelikleri, kokuları, ayrıntıları görüyorsunuz yine de. Böylesine zor yaşamlar içinde, yaşamın-yaşayabilmenin en belirleyici özelliklerden birisi de iktidar ve güç  ilişkileridir. İktidar ilişkilerinin çocuklarda çok net bir biçimde sürdüğünü (saklayacak kadar ikiyüzlü olmayı öğrenemediklerinden) gözlemleyebilirsiniz. Bütün bu karmaşık yapı içinde dengeli ve olumlu bir yaklaşımla hem annelere, hem babalara, hem de çocuklara ulaşmanın yollarını arayarak, tıpkı büyüklerin dünyasındaki ilişkilerin özelliklerini taşıyan önyargıları ve katılıkları aşmaya çalışarak oyunlarımızı hep birlikte oynamaya başlıyoruz.

Hep birlikte sıcak bir iletişimin kurulabilmesini sağlamak için herkes el birliğiyle, gülümseyerek çalışıyor, kimimiz fotoğraf çekiyor, kimimiz çocukları toparlıyor, kimimiz balonları şişirmeye çalışıyor. Herkeste gülümseyen bir heyecan var. Çocuklardaki merak ve heyecan bizi de sarıp sarmalıyor. ‘Ne yapacağız’ diye soruyorlar en tatlı halleriyle hiç bıkmadan. Kendimizi daha fazla ertelemeden drama çalışmalarıyla başlıyoruz grup ruhuna ilerlemek için. Toplumsal eşitsizliklerin çok açık yaşandığı yerlerde, şiddet, öfke ve yok etme duygusu da daha net belirginleşiyor. Bir taraftan oyun oynarken, bir taraftan renkli balonların patlatıldığını görüyoruz. Oyun oynarken heyecanlanan da, balonu patlatırken muzip bir ifadeyle gülenler de, hepsi bizim çocuklar. ‘Bu balon sizin, renkli- renkli bakın, bunları hep birlikte eğlenelim diye astık’ desek de, ‘anlasalar’ da balonlar patlıyor, şiirler okunuyor, küfürler ediliyor, küçük canlandırmalar heyecanla yapılıyor, yumruklar atılıyor, el ele tutuşuluyor...Kamusal alanda toplu bir etkinlik yaparken yaşanan tüm tatlılıklar, aksilikler, çelişkiler sarıp sarmalıyor hepimizi.

Kimi zaman şiddet, kimi zaman yaratıcılık yan yana öyle uyumlu yol alıyor ki şaşırıyorsunuz. Sokak boyunca yere serilmiş kağıdın üzerine yatıyor bazı çocuklar, yatanların şeklini çiziyor arkadaşları heyecanla, kendilerini vererek. Sonra çizilmiş olan şekillerin içleri boyanıyor, bütün bunları yaparken aslında varolan toplumsal ilişkilerin, bugün sürdüğü biçimden başka biçimlerde de yaşanabileceğini, dönüştürülebileceğini çok net görüyorsunuz. Atık poşetlerle tavşan, köpek, kardan adam yapılıyor; kağıt hamuruyla kirpi, çiçek sepeti, ağaç, yumurta yapılıyor. Kaldırımlara oturuyoruz hep birlikte, kapılar açılıyor, eskiden küçük bir konak olan, şimdi dokunsan ağlayacak gibi hüzünlü duran eskimiş ahşap bir binanın açılan kapısından, yarısı yıkık tavanda uçuşan melek figürleri görüyoruz. ‘Gürültü yapmayın, kocam hasta’ diyor bir kadın. ‘Bu kadar yeter kaç gündür bu sokaktasınız, başka yere gidin’ diyor bir mutsuz adam, bir kadın çocuğunun  yapmaya çalıştığı poşetten bebeğe ilgiyle bakıyor, göz yapsın diye siyah düğmeleri elinde tutuyor. Birkaç saat önce kulaktan kulağa fısır-fısır konuşan, birbirlerine vuran, yerlere tüküren çocuklar ellerinde kağıt hamurlarını yoğururken gözlerinde başka anlamlara dair pırıltılar taşıyorlar.

Fener-Balat semtinde yapılan üç günlük çalışma sonunda, çocuklar ‘Ne zaman geleceksiniz?’ diye soruyorlar. Oynamak yeteneğini neredeyse kaybetmiş bir dünyada, kazanma hırsının yerini paylaşmaya, tüketmenin yerini yaratmaya dönüştürebilmenin koşulları her zaman gizil bir güç olarak bizi bekliyor. Sahi bir daha ne zaman gideriz? Ve belki de ilk önce ‘büyük’lerle oynamaya başlarız; üretmek değil, tüketmek üzerine kurgulanmış bir dünyada büyümüş, ama yine de ‘Oynar mısın benimle’ diye soran milyonlarca insan olduğunu hatırlayarak.

Fidan Eroğlu

Drama Eğitmeni

Belki de ilk defa küçük benleri fark ettim o derste...

15-16 senedir Fener'de oturuyorum. Şu an eğitmenlik yaptığım çocuklarla aynı şartlarda, aynı ortamda büyüyorum. Bundan 1,5 sene öncesine kadar ben de burada yaşayan herkes gibi bu ortamdan kurtulmanın hayallerini kurdum. Ta ki tam bu hayalim gerçekleşmişti ki; yatılı okulda arkadaşlarımdan yeni gelen öğretmenimizin de Fener'de oturduğunu öğrendim. Ve ben hafta sonu Fener'de kuzenimle aylak aylak dolaşırken, öğretmenim ise mahalle kahvesinin karşısındaki etrafı camlarla kaplı bir derslikte çocuklarla resim yapıyordu. Bizde ondan izin alıp derste ona yardım ettik.

Belki de ilk defa küçük benleri fark ettim o derste; Zeynepleri, Ayşeleri, Alileri... Dersten sonra öğretmenim beni derneğe götürdü ve oradaki diğer gönüllülerle tanıştırdı. Filiz abla, Sam, Gülay, Özlem'le... O kadar sıcak bir ofis ortamı vardı ki... Keşke bende büyüsem ve onlara katılabilsem diye düşündüm. O günden sonra her öğretmenime rastladığımda ona yardımcı oldum. Ve her derneğin kapısını çaldığımda umarım bugün gelmiştir ümidini taşıdım. Oradaki herkesten küçüktüm ve başlangıçta onlara ayak bağı olmaktan korktum ama 1,5 seneye yakındır burada gönüllüyüm.

Sabahları çocukların, 'öğretmenim günaydın' diyen seslerini, bir avuç gönüllüyle ev ev dolaşıp saha araştırması yapmanın zevkini, 'öğretmenim' 'Zeynep abla' diye başlayan birçok mektubumu, sabahları selam verdiğim sokakta başörtü diken bayanların ve çeyiz hazırlayan genç kızların sıcak bakışlarını, yerimde gözü olan küçük öğrencilerimi, sınıfta kendi kişisel düşüncelerini bizlere aşılamak isteyen öğretmenime nasıl cevap vereceğimi, bir matematikçiyle bir psikologun nasıl tartıştığını, Fener ile başlayan cümlelerimde, kurtulmak fiilini bir daha asla kullanmamayı ve daha birçok güzelliği buna borçluyum.

İyi ki o gün Sibel öğretmenime rastlamışım ve ne şanslıyım ki bugün buradayım. :) :) :)

Zeynep KEDİKLİ

03/09/2005

Her Gün Yeni Bir Anı

Mavi Kalem'e geldiğim her gün anı oluyor.

Çünkü benim yaşamım içinde var oldu. Üsküdar-Eyüp Vapuru ile Haliç seyahatim Fener iskelesinde son buluyor. Trafik ışıklarında karşı yola geçtiğimde Kebapçı Cengiz mutlaka selam verip hatırımı sorar ikramda bulunmak ister, daha sonra turistik eşyalar satan Resul Bey hatırımı sorar, Arıcan Gıda Markete genelde uğrarım. Patrikhane binasını geçtikten sonra Tespih Dünyasından Aslı ve Ali ile hatırlaşırız. Emlakçı Hikmet Bey ve Berber Hasan Amca ile de sohbetten sonra Derneğe gelmiş olurum.

Bunların neden anlatıyorum biliyor musunuz Fener Tahta Minare Mahallesi haftanın birkaç gününde yaşadığım benim mahallem olmuş. Dernekte gün içinde çalışmalarımızı şöyle özetlersek; 2003 yılı başlarından beri derneğimizden eğitim desteği alan yetmişe yakın ilkokul çağındaki çocuklarımızdan birer gönüllümüz oldular artık anneleri de arkadaşlarımız.

Etüt odasına girdiğim zaman Serfe Abla diye bana sarılan çocuklarımızı çok seviyorum. Saha çalışmalarımızda çok zevkli geçiyor yediden yetmişe kadın çocuk gençlerle hayatı paylaşıyoruz. El becerileri çalışmazımızda biçki-dikiş mefruşat eğitimi alan mahallemiz bayanları ile zevkli çalışmalar yaptığımıza inanıyorum. İkinci el eşya programımızda ayrı bir hizmettir. Hayır severlerin derneğimize bağışladığı diğer ev eşyaları da olabiliyor bu eşyaların tasnifi yaptıktan sonra bu eşyaları ihtiyaç sahibi ailelere sunmak, küçük bağışlarla aldıkları eşyalarla onların ekonomik olarak hayatlarını biraz daha kolaylaştırdığımızı düşünüyorum. Bu arada kendi pişirdiğimiz yemeklerimizi yemek için oluşturduğumuz soframızda kocaman bir mavi kalem ailesi oluyoruz. Bu anlattıklarıma duygularımı da katarak gönüldeşlerimizle gün içinde yaptığımız işleri paylaşmak istedim.

2005 Nisan / Serfe Eşsiz

2003 Haziranı...

Özlem Bayram 23 yaşında, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu ve şu anda bir şirkette satış temsilcisi olarak görev yapıyor. Mavi Kalem ve Çocuk Eğitimine Destek Projesi sekiz aydır Özlem’in yaşantısının bir parçası.

Özlem Mavi Kalemle tanışmasını şöyle anlatıyor: " Balat'a sık sık gelen bir arkadaşımdan burada çocuklara yönelik bir proje yapılacağını duydum ve ben de bu projede yer alabilirim diye düşündüm. Burada benimkinden çok farklı bir yaşam olduğunu tahmin ediyordum ve bu yaşamı tanımak istiyordum. Daha sonra Mavi Kalem'in bölgede 76 hanede gerçekleştirdiği araştırmada anketörlük yaparak Balat’ta yaşayan insanların hayatına daha yakından şahit oldum şimdi o ailelerin çocuklarıyla birlikte çalışırken nereden geldiklerini ve hangi koşullarda yaşadıklarını biliyorum"

Projede hafta sonları gönüllü eğitmenlik yapan Özlem'e göre çocuklarla çalışmanın en güzel yanı çocukların aynı sosyal koşullardaki yetişkinlere göre karşılarındakini daha çok dinlemeleri ve anlamaları. Onu en çok mutlu eden şey ise sonuç almak... Bu düşüncesini şu sözlerle ifade ediyor: "Muhammed çok zeki bir çocuk ancak iki haftadır kesirli sayıları anlamıyordu sınıfta onun dışında herkes konuyu anladı bu hafta çalışırken birden nerede hata yaptığını buldu 'Evet ya!' diyerek zıpladı ve şimdi takır takır çözüyor kesir sorularını"

Özlem, Çocuk Eğitimine Destek Projesinde çalıştığı süre içinde daha önce üzerinde düşünmediği konular hakkında düşünme fırsatı bulduğunu söylüyor. Gönüllülük de bu konulardan biri. Ona göre, herkes iyi bir şeyler yapmak istiyor ancak bunu bir iş olarak gerçekleştirmek hayli zor. Yine de toplumsal fayda güden işlerin nasıl olması gerektiği konusunda sağlıklı bir fikir edinmek için gönüllü çalışmanın en iyi yol olduğunu belirtiyor.

2005 Haziran:

Özlem Bayram

Çocuk Eğitimine Destek Projesi:

İkinci Dönem Başlarken / 2004 Ocak

Soğuk bir Pazar günü Fener'in daracık sokaklarındayız. Bu kez ders için değil; Mavi Kalem Çocuk Eğitimine Destek Projesi'ne yeni katılacak öğrencilerin evlerini ziyaret etmek için buradayız. Amacımız çocuklarla ve anneleriyle tanışmak. Elimizdeki listeye göre kapıları teker teker çalıyoruz.

Karşımıza çıkan manzara hep aynı. Çocuğunu "okutabildiği yere kadar okutmak" istediğini söyleyen anneler ve onların eteklerinin arkasına gizlenerek bize bakan çocuklar.

Biz, derslerimizde neler yaptığımızı anlatıyoruz, onlar çocuklarının hangi derslerinde en çok yardıma ihtiyaç duyduklarından bahsediyorlar. Çoğu annenin okuma yazması yok; isteseler de çocuklarına yardımcı olamıyorlar. Kapı aralığında şöyle bir görünüp kaybolan yeni öğrenci adayları utangaç ve hevesliler. İçlerinden bazıları, projeye devam eden arkadaşlarından duyup katılmak istemişler, diğerleri ise Mavi Kalem'in semtte düzenlediği "Sokakta Resim Şenliği" ne ya da derslerimize konuk olmuşlar ve şimdiden isimlerimizi biliyorlar.

Hava çok soğuk, sokaklarda bizden başka sadece çocuklar var. Onlara sorduğumuz adresleri hep birlikte gösteriyorlar. Yol boyunca kimlerin kardeş kimlerin komşu olduğunu, hangi çocukların çalışkan hangilerinin mızıkçı olduğunu anlatıyorlar.

Akşam olup ziyaretlerimiz sona erdiğinde elimizdeki anketlerimiz ve dosyalarımızla ofisin yolunu tutuyoruz. Muhammed, Habibe, Kerbela, Esra... Hepsinin hikâyesi bir birine karışıyor yorgunluktan. Bir an önce sobanın karşısına geçip anketleri değerlendirmek için acele ederken bir ses duyuyoruz: "Ablaaaa!" Oldukça dik olan yokuşu tüm gücüyle peşimizden koşarak tırmanan 8 yaşında bir çocuk. Nefes nefese kalmış. Birkaç dakika sonra konuşabiliyor ancak: "Adım Evren, beni de yazsanıza!"

O önde biz arkada evine gidiyoruz...

Pınar Gürleyen